«
  1. Ana sayfa
  2. Akaid Soruları
  3. Allâh’u Teâlâ’nın nerde olduğunu bilmeyen kimsenin hükmü nedir?

Allâh’u Teâlâ’nın nerde olduğunu bilmeyen kimsenin hükmü nedir?

Soru: Allâh’u Teâlâ’nın nerde olduğunu bilmeyen kimsenin hükmü nedir

Sorulan sorunun tam metni: Yeni Müslüman olan bir kimse Allâh’u Teâlâ’nın nerde olduğunu bilmiyorsa hemen tekfir mi edilir; yoksa kendisine önce hüccet mi edilir?

Cevâb: Hamd ve hüküm, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya mahsustur.

[Bu soruya dair cevâb, Müslümanların genel maslahatı nedeniyle uzun tutulmuştur.]

Allâh Azze ve Celle bizleri râzı olacağı işlerde muvaffak kılsın, bilmelisin ki! Müslüman bir kimsenin tekfîri çok mesuliyetli ve zor bir iştir. Teenni ile fıkha göre hareket edilmelidir. Bu konuda söz, Allâh’u Teâlâ’nındır ve O’nun Rasûlü’nündür. Yani küfür hükmü, Kitâb ve Sünnet’ten açık delîllere dayanmalıdır. Zîrâ aklın bunda hiçbir yetkisi yoktur.

Tekfîr ile alakalı temel kaidelerden biri şudur: Küfrü gerektiren şeyler, ya zâhirdir (açıktır) ya da hafidir (kapalıdır). Zâhir olan mes’elelerde kişiye hüccet ikâme etmeğe gerek yoktur. Zîrâ o, fâili olduğu küfür fiilinden ötürü kâfirdir. Hafi olan mes’elelerde ise kişiye hüccet ikâme etmek farzdır. Bu olmadan tekfîr câiz değildir. Sorduğun soruya gelirsek: 

Zat, isim ve sıfât mes’elelerinin bazıları açık olan mes’elelerdendir. Misâl olarak, Allâh Azze ve Celle’ye çocuk, yorgunluk ve cimrilik isnadı gibi… Bu tür şeylerden herhangi birinin fâili olan kimse, hüccet ikâmesinden öncede kâfirdir; kâfir olarak bilinir. Küfre düştüğü mes’ele açıklanır ve tevbe etmesi istenir…  

Zat, isim ve sıfât mes’elelerinden bazıları ise hafi olan mes’elelerdendir. Delîl göstermeden tekfîr câiz olmaz. Çünkü bu türden mes’eleler ancak nassların haber vermesiyle bilinir. Misâl olarak, nüzûl, istivâ, rızâ ve gazâb gibi fiili olan sıfâtları yeni Müslüman olduğundan dolayı bilmemek ya da kelâmcıların fâsit te’vîllerine aldanarak bu sıfâtları yanlış mânâ üzere kabul etmek gibi… Bu tür şeylerden herhangi birinin fâili olan kimse, kâfir değildir. Ona öğretilir. Kur’ân ve Sünnet nassları gösterilir. Delîlleri gördükten sonra bu sıfâtların aslını reddeden küfre girer. Çünkü Allâh ve Rasûlü’nü haber verdiği şeylerde yalanlamış olur. Te’vîl ederek(!) yanlış mânâlandıran ise bu nokta da Ehl-i Sünnet anlayışından çıkmış olur. Ancak yine de kâfir değildir. Böyleleri için Allâh Azze ve Celle’den hidâyet dileriz.

Allâh’u Teâlâ’nın nerede olduğu ile alakalı olarak İmâm Ebû Hanîfe rahîmehullâh’tan pek çok söz rivâyet edilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: “Her kim: ‘Rabbim gökte mi yoksa yerde midir? Bilmiyorum’ derse kâfir olmuştur. Yine aynı şekilde: ‘O, arş(ının) üzerindedir, fakat arş gökte midir, yoksa yerde midir? bilmiyorum’ diyen kimse de kâfir olmuştur.” Bu sözün diğer bir rivâyeti de şöyledir: “Her kim: ‘Rabbim gökte mi yoksa yerde midir? bilmiyorum’ derse kâfir olmuştur. Çünkü Allâh’u Teâlâ, ‘Rahmân Arşa istivâ etti’ (Taha: 20/5) buyuruyor. Allâh’ın arşı da yedi kat semânın üstündedir. Yine aynı şekilde: ‘O, arşın üzerindedir, fakat arş gökte midir yoksa yerde midir? bilmiyorum’ diyen kimse de kâfir olmuştur. Çünkü o Allâh’ın gökte olduğunu inkâr etmiştir. Allâh’ın gökte olduğunu inkâr eden de kâfir olmuştur. Çünkü Allâh illiyyin’in en üstündedir, en yukarısındadır. O’ndan yukarıdan istenir, aşağıdan değil.” 

“Allâh’u Teâlâ’dan bir şey istenirken, yukarıdan istenir, aşağıdan değil. Çünkü aşağı hiçbir şeyde rubûbiyyet ve ulûhiyetin sıfatlarından değildir. Nitekim hadîste de şöyle rivâyet edilmiştir: ‘Bir adam siyah cariyesini Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e getirerek şöyle dedi: ‘Bir mü’mine cariyeyi azat etmek üzerime vâcib oldu. Bunu bana yeterli görür müsün?’ Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem de cariyeye: ‘Sen mü’mine misin?’ diye sordu. O da ‘evet’ deyince bu defa Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Peki Allâh nerede?’ diye sordu. O da göğe işaret etti. Bunun üzerine Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem adama: ‘Onu azat et, çünkü o mü’minedir, buyurdu.” 

[Bak: el-Usûlu’l-Munîfe li’l-İmâm Ebî Hanîfe: 100-101. İbn Kudâme, el-Uluvv: 170; İbn Teymiyye, el-Fetvâ el-Hameviyye el-Kübrâ: 86-87; Mecmûu’l-Fetâvâ 5/48; İbn Kayyim, İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmîyye: İbn Ebî’l-İzz, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâvîyye: 2/387; el-Alûsî, Rûhu’l-Meânî: 4/109.]

İmâm Ebû Hanîfe’den -ve diğer zikretmediğimiz imâmlarımızdan- nakledilen bu ve benzeri kaviller, genel sözler olup, muayyen şahıslarla direk alakalı değildir. Çünkü hafi olan ya da tahribatın çokça yapılıp avam için neredeyse içinden çıkılamaz hale getirilen mes’elelerde hüccet şarttır. Allâh Azze ve Celle, şöyle buyurmaktadır: “Böylece, helak olacak kişi apaçık bir delîlden sonra helak olsun, diri kalacak kişi apaçık bir delîlden sonra hayatta kalsın. Şüphesiz Allâh, gerçekten işitendir, bilendir.” [el-Enfâl: 8/42]

Allâh Azze ve Celle’nin istivâ sıfâtı da böyledir. Bu sıfât, O’nun nefsinden ayrılmayan zâtî sıfâtlarından olmayıp, fiili sıfâtlarındandır. Fiili sıfâtları bilmek de ancak nass ile sâbit olur. İstivâ sıfâtı hakkında insânlar genel olarak şu üç kısma ayrılırlar: 

1. Hak ehli olanlar: Rabbin gökte oluşunu yani istivâ sıfatına selefin menheci üzere îmân edenlerdir. Bu kimseler Ehl-i Sünnet’i hassa olup, Allâh Azze ve Celle şu buyruklarına sahîh olarak îmân etmişlerdir: “Rahmân Arş’a istivâ etti.”  (Taha: 20/5);  “Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan ve sonra Arş’a istivâ eden Allâh’tır.” (Araf: 7/54)

İfâde olunduğu üzere Allâh Azze ve Celle, kendi zatına yakışır bir şekilde Arş’ına istivâ etmiştir. O, Arş da dâhil olarak her türlü mahlûkatının üzerindedir. Tümünden yüce ve münezzehtir. O, Arş’ı ve de diğer tüm mahlukâtı yok olmasınlar diye varlık âleminde tutandır. Zamanları ve mekânları yaratan O’dur. Zamanların ve mekânların O’nu kuşatması söz konu değildir. O, Arş’ına istivâ etmiştir. O’nun zatı hiçbir mahlûkatın zatına benzemediği gibi istivâ sıfâtı da hiçbir yaratılmışın sıfâtına benzemez ve de benzetilemez. 

2. Mürekkeb cehâlet ehli olanlar: İstivâ sıfâtına selefin menheci üzere îmân etmeyip, kendilerini doğru zannedenlerdir. Bu kimseler, kelâmcılar ve onların peşinden giden taklitçilerdir. Onlar, istivâ kelimesine teşbih, cihet ve mekân şüphelerinden ötürü “istilâ ve hükümran olma” mânâsı vermişlerdir. Bu te’vîl, Arab lügatinde kurtardığından ve diğer bazı sebeblerden(!) dolayı sâhibini kâfir kılmaz. Böyle bir kimseye istivâ ve uluvv sıfatlarıyla alakalı âyet, hadîs, icmâ ve kaviller gösterilir. Hala daha kelâmcıların yolu üzere olursa, bu konuda Ehl-i Sünnet anlayışından ayrılmış olur. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Her kim, kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra, Rasûle aykırı harekette bulunur ve mü’minlerin yolundan başkasına uyar giderse, onu döndüğü sapıklıkta bırakırız. Âhirette de kendisini cehenneme koyarız ki, o, ne kötü bir dönüş yeridir.” (Nisâ: 4/115)

3. Basit cehâlet ehli olanlar: İstivâ sıfâtını bilmeyen kimselerdir. Bu kısımdaki kimseler üç sınıftır. Bunlar:

a) İstivâ sıfâtını bilmeyen ve delîl gösterdikten sonra bu sıfâtı selefin menheci üzere kabul eden kimselerdir. Böyle kimseler, Ehl-i Sünnet’e dâhil olup, bu konuda ki cehâletlerinden ötürü tevbe etmeleri gereklidir. Çünkü cehâlet, her hâlükârda yerilen bir şeydir. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Sen öğüt verip hatırlat! Çünkü gerçekten öğütle hatırlatma, mü’minlere yarar sağlar.” (Zariyat: 51/55) 

b) İstivâ sıfâtını bilmeyen ve delîl gösterdikten sonra bu sıfâtı, selefin menheci üzere değil de, kelamcıların te’vîlleri üzere kabul eden kimselerdir. Böyleleri kelamcıların taklitçileri olup, onların hükmüne dâhildirler.   

c) Rabbin gökte oluşunu yani istivâ sıfâtını bilmeyen ve delîl gösterdikten sonra dahi inkâr eden kimselerdir. Böyleleri, bu fiileriyle küfre girerler. Çünkü Kur’ân ve Sünnet ile sâbit olan bir şeyi yalanlamış; kabul etmemiş olurlar. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldıktan sonra ondan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Muhakkak ki biz, suçlulardan intikam alıcıyız.” [es-Secde: 32/22] 

 

Başarı, el-Hamîd ve el-Hakîm olan Allâh’tandır. 

O, her şeyin en iyisini bilendir.

Abdullah Saîd el-Müderris.

1438h./2016m.