«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Allah’ın Varlığına İman

Allah’ın Varlığına İman

İslam inancı, altı esas üzerine bina edilmiş olup, bu esasların ilki Allah subhanehu ve teâlâ’ya imandır. Rasulullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, bir hadis-i şeriflerinde imanın bu altı esasını şu sözleriyle bizlere bildirmiştir:

“İman; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe, hayır ve şerriyle kadere inanmandır.” (SAHİH HADİS:) Müslim (8), Tirmizi (2610)

Hadis-i şerifte zikredilen tüm bu esaslara doğru bir şekilde inanmak gerekir. Bu esaslara yanlış şekilde bir inanış, Allah subhanehu ve teâlâ’nın razı olacağı bir inanış olmaz.

Şunu ifade edelim ki; Allah subhanehu ve teâlâ’nın varlığına iman etmek, Allah subhanehu ve teâlâ’ya imanın içerisinde yer alsa da, Allah subhanehu ve teâlâ’nın varlığını kabul etmek, Allah subhanehu ve teâlâ’yı tevhîd etmek demek değildir.

Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Onların çoğu, ancak Allah’a ortak koşarak îmân ederler.” (Yûsuf: 12/106)

İnsanların insanlık tarihi boyunca çoğunlukla yaratıcı bir varlığa iman ettikleri ve de bu varlığa çeşitli isimler verdikleri bir gerçektir. Bu gününün insanı da iman ettiği varlığa bir takım isimler vermektedirler.

Hatta unutulmamalıdır ki, cahiliye Mekke’sindeki insanlarda Allah subhanehu ve teâlâ’ya ‘Allah’ ismi ile inanmaktaydılar. Tıpkı günümüz cahiliyesindeki insanlarında olduğu gibi…

Ancak bir yaratıcıya iman etmek, hatta onu ifade ederken isim olarak ‘Allah’ ismiyle anmak, Allah subhanehu ve teâlâ katında geçerli bir iman için yeterli değildir. Kişinin doğru ve geçerli bir ‘Allah’ inancına sahip olması gereklidir. Zira kişiye, doğru bir inanca sahip olmadan inandığı ilaha ‘Allah’ demesi fayda vermeyip, onun bu inancı imanlı olması anlamı da gelmez. Tıpkı cahiliye Mekke’sindeki müşriklerinde olduğu gibi…

Sonuç itibariyle; insanlık tarihi incelendiğinde ilah inancının yaygın olduğu görülecektir. Elbette ki insanları Allah subhanehu ve teâlâ’nın varlığına yönlendiren sebepler vardır. Bunları; fıtrat, akıl, din ve his gibi dört kısma ayırabiliriz.

 a) Fıtrat:

“Fıtrat” kelimesi lügatte; yaratılış, yapı, karakter, tabiat, mizaç, kâlb-i selim, Nebilerin sünneti, adetullâh gibi manalarda gelir. Ayrıca hilkat, tabii eğilim, hazır olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidat gibi anlamlarda da kullanılır.

Terim olarak fıtrat; Allah subhanehu ve teâlâ’nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, Beyrut, (t.y.), V, 55.

Hiç şüphesiz her şeyi bilen ve her şeyi hikmet üzere yaratan yüce Rabbimiz Allah subhanehu ve teâlâ, insanın manevi yapısına da kendisine inanma kabiliyetini koymuştur. Bu özellik sonradan kazanılacak bir şey değildir. Allah subhanehu ve teâlâ bir ayet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

“Sen yüzünü hanif  olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur.” (Rum: 30/30)

Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:

“Her doğan çocuk, ancak İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra anne-babası onu Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir.” (SAHİH HADİS:) Buhari (1358); Müslim (2658)

Yani insanın yaratılışındaki fıtrat; imana, İslâm’a meyillidir. Ancak bu meyil, başka şeylere yönlendirilmek suretiyle köreltilmektedir.

Oysaki yalnızca fıtrata uygun yaşamakla hayat anlam kazanır ve anlam kazanmış hayatlarla insanlar gerçek huzuru bulabilirler. Yeryüzünde fıtratın dışına çıkan hiçbir din ve ideoloji gerçek huzuru sağlayamamış ve de sağlayamayacaktır. İnsanların fıtratlarına ve fıtrat dini olan İslâm’a sırt çevirmeleri halinde huzursuzlukları artacak ve artmaktadır. Bakan değil gören gözlerle şöyle etrafa bir bakanlar fıtratlarını tahrif edenlerin hallerini ve de akıbetlerini müşahede edebilirler.

 b) Akıl:

“Akıl” kelimesi lügatte; mastar olarak; engellemek, alıkoymak, bağlamak gibi anlamlara gelmekteyken, isim olarak ise; akıl, idrak, diyet, muhakeme yeteneği, kavrayış, zekâ anlamlarına gelmektedir.

Akıl,  bilgiye ulaşmak, bilgiyi kavramak ve anlamak, korumak ve hatırlamak için akıl sahiplerine verilen ruhi/manevi bir güçtür. Bu güç sebebiyledir ki daru’l teklifte insanlar ve cinler Allah subhanehu ve teâlâ’nın emirleri karşısında mükelleftirler.

Yüce yaratıcımız olan Allah subhânehu ve teâlâ bazı varlıkları akıllılar olarak yaratmıştır. Bu akıl sayesindedir ki akıllılar topluluğu olan melekler, cinler ve insanlar Allah subhânehu ve teâlâ’nın varlığını kabul ederler. Akılları sayesindedir ki akıllılar, akılsızlara göre üstündürler.

Verilen akıl öncelikle mahlûkatın kendi kendine olamayacağını kabul eder. Çünkü varlıklar âleminde hiçbir varlık kendini var edemez. En basit bir nesne bile kendi kendine olamıyor ve akıl onun kendiliğinden olduğunu kabul etmiyorsa, yerlerle gökler ve yerlerle gökler arasındakiler nasıl olur da kendiliğinden var olabilirler?

“Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez.” (Bakara: 2/269)

Kendilerine akıl verildiği halde varlıkların oluşumunu tesadüfler zincirine bağlayanlar ‘aklı körler’dir. Evinde yere serdiği bir halının desenleri, renkleri ve ilmeklerinin bile kendiliğinden olamayacağını kabul eden bir akıl, nasıl olur da yeryüzünün tüm desenleri ve renkleriyle, tüm çeşitleri ve şekilleriyle kendiliğinden olabileceğini savunabilir?

İslâm inancında tesadüf diye bir şey yoktur. Tesadüf; olan, olmuş ve olacak şeyleri rastlantılara bağlamaktır. Gökyüzü, yeryüzü ve arasındakileri tüm canlı-cansız varlıklar (renkleri, şekilleri, desenleri, kokuları, tatlarıyla birbirleriyle olan o muntazam uyumlarıyla) nasıl kendilerini var etmiş olabilirler? İşte akıl bu noktada varlığın bir var edicisi olduğunu kabul eder.

Tesadüflere iman, Allah subhanehu ve teâlâ’yı inkârdır. Allah subhanehu ve teâlâ’ya iman edenler ise tesadüfleri inkâr ederler. Allah subhanehu ve teâlâ her şeyi bir kadere göre takdir eder. O’nun yazdığından başkası olmaz. İşte sahih akıl, tesadüflerle var oluşu kabul etmez. Onları muntazam bir uyum, mükemmel bir tasarımla var edeni kabul eder. O da Âlemlerin Rabbi olan Allah subhanehu ve teâlâ’dır.

Oysa aklı körleşmişler, kendilerine büyük bir nimet olarak verilen akıl nimetine rağmen o nimetin sahibinin varlığını, birliğini ve yüceliğini akletmiyorlarsa; hakikatlere kulakları tıkalıysa, hakikatler yerine birtakım saçma sapan sözler konuşuyorlarsa, onlar sağır ve dilsizdirler. Onlardan, yeryüzünde debelenen hayvan, hatta hayvanların en kötüsü olarak söz edilmiştir.

“Gerçek şu ki, Allah katında, yerde debelenenlerin en kötüsü, (bir türlü) akıl erdirmez olan sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfal: 8/22)

Akıl, varlıklardaki düzeni anlama gücüne sahip olduğu gibi, onların üzerinde düşünüp yorum yapma, onların varlıklarının hikmetini anlama gücüne de sahiptir.

“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok deliller vardır.” (Bakara: 2/164)

Bu delilleri gören insanlar, onları yaratıp yönlendireni kabul ederler. Bakmaz mısın ey akıl sahibi! Her bir azanın farklı bir görevi var. Bir et parçası görürken, diğeri tat almakta, biri kokuları algılarken bir diğeriyse sesleri duymaktadır. Her biri bir işi üstlenmişler ve muhteşem bir uyum içerisinde görevlerini yapmaktadırlar.

Söyler misin bana; göz göreceğini, dil tadacağını, burun koku alacağını, kulak duyacağını nasıl bilmektedirler?

“İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar ki, akıl erdiresiniz.” (Bakara: 2/242)

Yine insandaki saçta, sakalda, kaşta ve kirpikteki her bir kıl ne kadar uzayacağını kendileri nasıl olup ta bilmektedirler? Kılın aklı nerededir? Kirpiklerimiz saçlarımız kadar uzasaydı, halinin ne olacağını kaç kişi düşünmektedir? Elbette körleşmemiş akıl, insandaki kılların kendi başına hareket edemeyeceğinin de farkında olup, onlara bir ölçü belirleyenin Âlemlerin Rabbi Allah subhanehu ve teâlâ olduğunu kabul eder.

İşte körleşmemiş akıl, insana ve yaşadığı dünyaya her bir özelliğini veren bir yaratıcıyı kabul eder. Onlara bu özellikleri verip, görevlerini taksim edenin Allah subhanehu ve teâlâ olduğunu kabul eder.

“Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?” (Ali İmran: 3/65)

 c) Din:

“Din” kelimesi lügatte; “üstünlük, egemenlik, itaat, zorlamak, itaatkâr olarak kendini bir güce teslim etmek, borçlanmak, birinin emrine girmek, onun emrine amade olmak, onun hâkimiyet ve otoritesi altında boyun eğmeyi kabul etmek” gibi manalara gelir.

Terim olarak din; “Allah subhanehu ve teâlâ, tarafından vahiy yoluyla indirilen, insanları dünya ve ahiret saadetine çağıran itikadî ve amelî bir nizamdır.” Din kelimesi mutlak olarak kullanıldığında bundan Allah subhanehu ve teâlâ’nın kendisinden razı olacağı tek tevhid dini olan İslâm Dini anlaşılır.

“Her kim (Müslüman olmaktan kaçınıp) İslâm’dan başka bir din ararsa, ( bilsin ki o din) ondan (asla) kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan (cehennemde ebedi kalacaklardan) olacaktır.” (Ali İmran: 3/85)

Allah subhânehu ve teâlâ’nın yarattığı ilk insan Müslüman insandır. Ve onun dini de Allah subhânehu ve teâlâ’nın katındaki din olan İslâm’dır. Âlemlerin Rabbi bir olan Allah subhânehu ve teâlâ, ilk insandan itibaren tüm insanlara tek bir din göndermiştir.

“Şüphesiz Allah katında (tek geçerli din) din (tüm nebilerin tebliğ ettiği) İslâm’dır.” (Ali İmran: 3/19)

Nitekim Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Nebiler baba bir anneleri farklı kardeştirler. Dinimiz birdir.” (SAHİH HADİS:) Buhari (3443); Müslim (2367)…

Yani peygamberler, aynı hakikatleri insanlığa açıklayan bir ailedirler. Ve Âlemlerin Rabbinin emriyle tüm seçilmiş peygamberler, insanları tağutları reddederek tevhid dinine girmeye çağırmışlardır.

“Andolsun, biz her ümmete: ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir rasul gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da (tevhidi) yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.” (Nahl: 16/36)

Tüm peygamberler ve onlara inen kitaplar, Allah subhanehu ve teâlâ’nın varlığını ve birliğini haber vermişlerdir.

“Senden önce hiç bir rasul göndermedik ki, ona: ‘Benden başka ilah yoktur, öyleyse (ancak) bana ibadet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya: 21/25)

Elbette ki doğru olup, doğrulanan tevhid davetçilerinin ayrı ayrı zamanlarda, ayrı ayrı ağızlardan haber verdikleri aynı hakikat, yüce yaratıcının varlığının delillerindendir.

 d) His:

“His”; bireyin nesne, olay ya da diğer insanlarla olan ilişkilerinin sonucunda iç dünyasında meydana gelen ve çoğu kez fizyolojik temelleri ve kaynakları olan sevinç, hüzün, burukluk gibi içsel yansımalardır. Konumuzla ilgili olarak ise hissi iki bölüme ayırabiliriz:

Birincisi, kulun kendisine yakın olup dualarına karşılık veren bir yaratıcının var olduğunun bilincinde olması, bir ibadet olan, dua ettiğinde kulun kendisine karşılık verenin olduğunu hissetmesidir.

Rabbimiz kullarına olan yakınlığını bizlere bildirir:

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kaf: 50/16)

Ve O, kullarının dualarına icabet edendir.

“Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.” (Bakara: 2/186)

İkincisiyse de, yüce yaratıcının bir destek olarak peygamberlerine verdiği mucizeleri gören ve duyan insanların durumudur. İnsanlar peygamberlere verilen bu olağandışı olayları görmüşler ve de duymuşlardır. Bu ise insanların üstesinden gelebilecekleri bir olay olmayıp, insanüstü bir varlığın yani Allah subhanehu ve teâlâ’nın yardımı ve izniyle gerçekleşen olaylardır. Bunlar da O’nun varlığının delillerindendir.

Sonuç olarak; insanları Allah subhanehu ve teâlâ’nın varlığına imanın delilleri biz dört başlık altında kısaca inceledik. Elbette bunlara daha da ilaveler yapılmış, konuyla ilgili çeşitli yazılar da yazılmıştır. Hepsinin vardığı son nokta; yok olan kendisini var edemediği, illa ki bir var eden vacibu’l vücuda ihtiyaç duyduğu gerçeğidir.