«
  1. Ana sayfa
  2. SOHBETLER
  3. Akide İlminin Tahsili

Akide İlminin Tahsili


sohbetlerAKİDE İLMİNİN TAHSİLİ

Esedullâh Saîd

.
besmele-hamdele

Muvahhid Müslümanlar!

Bildiğiniz gibi, ilim öğrenmek her Müslüman üzerine farzdır. Farzdır ne demek kardeşim! Farzdır yani zorunludur, yani zaruridir demek. Namaz farz, oruç farz, zekât farz, hac farz… Yani namazını beş vakit kılacaksın. Ramazan geldi mi orucunu eksiksiz tutacaksın, malın nisab miktarında olduğunda zekâtını verecek, şartları oluştuğunda hacca gideceksin demek. Farz kulun üstüne Allah’ın yazdığıdır ki, bunda bir pazarlık söz konusu olamaz. “Bu gün üç vaktini kılayım!” veya “Ramazan’ın yarısını tutayım!” diyemiyorsak, yine farz olan ilim söz konusu olduğunda da; “öğrenmeyim yada birazcık öğreneyim!” gibi bir şey diyemeyiz.

Öncelikle bize lazım olan ilmi öğrenmeliyiz. Diğer farzlar gibi ilim tahsili de farzdır. Zira kişi bilmediği şeyi yerine getiremez. Bir kaidede geçtiği üzere; “vacibin kendisiyle tamamlandığı şeyde vaciptir.” Yani kardeşim! Amel etmemiz vacip yani farzsa amellerin nasıl yapılacağını amelden önce öğrenmemiz de bize vaciptir, farzdır. Düşün ki abdest almasını bilmeyen ya da namaz kılmasını bilmeyen nasıl namaz kılacak? İşte bunları yapabilmesi bunların ilmini bilmesiyle gerçekleşeceğinden amelden önce o amelin ilmini bilmek gerekir.

Amel konularında durum böyleyse inanç konularında durum bundan farklı olabilir mi? Tabi ki hayır! Hatta dinimizde ameli bilgiden önce itikadî bilgi gelir. Önce Müslüman olmak için gereken “akide ilmi” tahsil edilmelidir. Yani bir Müslümanın, neye, nasıl inanacağını ya da neye, nasıl inanmayacağını bildiren ilimdir. Burada dikkat edilecek husus: Akide ilminin sadece kabulü değil reddi de içinde barındırıyor olmasıdır. Yani kişinin Müslüman olması ya da Müslümanca yaşaması ve de Müslüman olarak Rabbine kavuşması için dininin “inanç esaslarını” bilmesi gerekir.

Hepimizin bilip, iman ettiği gibi Rabbimiz, kullarını kendisine ibadet etsinler diye yaratmıştır. Ayeti kerimeyi biliyoruz, Rabbimiz: “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat: 51/56) buyurmakta. Orada geçen “ancak ibadet etsinler” buyruğuna “ancak bilsinler” ve “ancak tevhid etsinler” gibi manalar da verilmiştir. Yani değerli kardeşim! Rabbimizi bileceğiz, Rabbimizi tevhid edeceğiz. Ancak bu nasıl olacak? Elbette ‘bilmek’ ve ‘birlemek’ için ilme ihtiyaç var. İlim varsa; ‘bilmek’ ve ‘birlemek’ var. İlim yoksa; ‘cehalet’ ve ‘şirk’ var. Allah korusun!

Şimdi kısaca inanç esaslarını içeren akaid ilminden kısaca bahsedelim.

“Akaid”, “akide” kelimesinin çoğuludur. Akaide “İlmu’t-Tevhid” yani tevhid ilmi de denir. Tevhid akidesini öğreten bir ilimdir. Evet, akide, akaid, itikad kelimelerini duyarız. Bu kelimelerdeki ortak nokta İslam’ın inanç esaslarına ilişkindir. Yani “İslam Akaidi” dediğimizde İslam itikadını, İslam’ın inanç esaslarını kastederiz.

Akaid; İslam dininin itikadî hükümlerini ihtiva eden, iman esasları temeli üzerine inşa edilen ilimdir. Bu ilim, ilk ve zaruri olarak tahsil edilmesi gereken ilmin başıdır. İnançla ilgili meselelerde kişinin kalben bağlandığı, din olarak benimsediği, şüpheden uzak, kesin olarak kabul ettiği şeylerin bütününü kapsayan Müslüman’ın inanç ilmidir.

Bütün itikadî meselelerin konusu yüce Allah’a doğru imanı kazandırmasıdır. Akaid ilminin gayesi de taklitten kurtulmak ve tahkiki imana ulaşmaktır. İcmali ve tafsili olarak imanî kavramları bu ilim ile öğreniriz. Akide kalbin ameliyesidir ancak sadece kalple kalmaz. Organlarla izhar olunur, ispatlanır. Akide, Allah ile kulun bir akdi, bir nevi imanî sözleşmesidir.

İmtihan için gönderildiğimiz şu imtihan dünyasında temelde iki çeşit akide vardır. Biri sahih yani doğru ve geçerli akide, diğeri de onun tam zıttı olan batıl yani yanlış ve geçersiz olan akidedir. Elbette ki Müslüman, sahih akidenin ehli olarak tüm batıl akidelerden beri olan kişidir.

Şimdi değerli kardeşim, kısaca bunlara değinelim:

Sahih Akide, İslam’ın akidesidir ki bu akide, Allah’a aittir. Beşerin akidesi kendine aittir. Bu akidenin temelini ve esaslarını Kitap ve Sünnet oluşturur. İnsanların bir araya gelerek, kelâm ederek bu akideye ilave ve çıkarma yapma yetkileri yoktur.

Batıl Akide ise, beşerin kendilerine oluşturdukları akidedir. Batıl akidelerin sayısı çoktur. Hatta bizim sayamayacağımız kadar çoktur. Ancak bunları temel olarak bölümlere ayırabiliriz. Şöyle ki: 

1-Muharref Dinler: Örneğin; ehli kitap olan Yahudi ve Hristiyanların da bir akideleri vardır.

2-Uydurulmuş Batıl Dinler: Budizm, Hinduizm, Mecusilik, ayrıca bilinmelidir ki, cahiliye Mekkesinde Mekkelilerin de batıl bir akideleri vardı.

3-Dalalet Fırkaları: Şia, Mürcie, Havaric, Mutezile, Cehmiye, Kaderiye (ve tüm bu fırkalardan türeyen kolları) batıl akide sahipleridir.

4-Kendini Ehli Sünnet Görenler: Felsefeci ve Kelamcılar, Sofiler ve Tarikatçı düşünce sahipleri vs… Bunlarında İslam’ın tüm inanç esasları olmasa da, belirli konularında sahih akideden saptıklarını görmekteyiz.

5-Beşeri İdeolojiler: Komünizm, Kemalizm vesaire ideolojilerin de kendine has bir sapkın bir dünya görüşü ve batıl inanç esasları vardır.

Elbette bir Müslüman, batıl akide sahiplerinden tüm inanç meselelerinde ayrılırlar. Her hangi birisine, her hangi bir meselelerde en ufak bir inanışta meyledemez. Haktan bir meselede sapmak duruma göre kişiyi bidat ehli yaparken, bazen de sahih akidenin tümünü zedeler. Kişinin iman akdini tamamen koparır.

Örneğin; muharref din sahipleri olan ehli kitabın veya iyi özelliklere sahip diğer batıl akide mensuplarının cennete gireceğine inanmak sahih akideyi kökünden etkileyen batıl bir inanıştır. Böyle inananlar; velev ki diğer meselelerde doğru inansalar dahi, böyle bir yanlış tüm doğruları silen bir yanlıştır. Akidemizin hepsi sahih olmalıdır. Bir esasın dahi bozuk olması akidemizi bozar. %99’unun doğru olması yetmez. %100’ünün doğru olması gerekir.

Sahih tevhid akidesi kişi için dünya ve ahirette necat vesiledir. Toplumların huzuru bu akidenin yaşanmasına bağlıdır. Canlar ve mallar bu akideyle korunur. Amellerin kabulü bu akide ile mümkündür. Yine cennet ehli doğru akidenin sahipleridir. Bu akideden yüz çevirenler için ise bunların tam zıttı şeyler vardır.

Burada bir soru sorup, akidenin tahsiline yönelik bir noktanın izahını yapmak istiyorum. Sorumuz: “Yeni tevhid kavramış ancak daha önce İslami ilimleri okumamış kardeşlerimize önce hangi akide öğrenilmeli?”

Unutmamamız gereken bir hakikat: Biz kökleri olmayan insanlar değiliz.  Ümmetimizin 1400 küsur senedir bir akidesi, (ameliyesi ve ahlakiyatı) vardır. Öncelikle Müslümanlara bu akide öğretilmelidir. Güncel akidevî meselelerin tahsili Müslüman olmak ve Müslüman kalmak için ne kadar önemli ise ümmetin (ehlisünnetin)asırlardır öğrettiği akideyi öğretmekte o kadar önemlidir. Öncelikle ehlisünnet üzerinde olduğu İslam akidesini (teferruatlı metinlere dalmadan)kısa metinlerle tahsilinin ardından güncel akidevî konuların tahsil edilmesi gerekir. Ancak bu ne kadar yapıldı ve yapılıyor (ya da bundan sonra ne kadar yapılacak) Allah bilir?

Ancak bizlerin öncelikle ümmetin bu zamana kadar üzerinde bulunduğu övülmüş selef nesillerinin akidesini öğretmemiz gerekmektedir. Bu akide öğretilmediğinde ortaya çıkan şey eksik, temelsiz bir akide tahsili olacaktır. Ve bunun zararları da zamanla ortaya çıkacaktır ve de çıkmaktadır.

Ehlisünnet akidesini bilmeyen akideyi sadece tağutu red eksenli düşünen ve algılayan insanlarla karşı karşıyayız. Hatta ne hazindir ki, bu akide metinlerini hiç duymayan, duysa da bunları önemsemeyenler de olabilmektedir.

Güncel meselelerde önü alınamaz deyim yerinde ise “freni patlamış araba gibi” bir zihin yapısıyla hareket edenlerin, akide temellerinde ehlisünnet akidesinin olmaması başlı başına büyük bir sıkıntıdır. Böyle olunca güncel meselelerde tırnak içerisinde söylersek “çok hızlı!” olmasına karşı diğer akidevî meselelerde hakkında neye, nasıl inandığı belli olmayan insanlar ortaya çıkmaktadır. Bu insanlar bu akidenin belirli meselelerini icmali olarak söyleseler bile diğer meseleler hakkında herhangi bir şey söyleyememektedirler. Hatta belirli meselelerde dış etkenlerin de etkisiyle ehlisünnet akidesinin dışına dahi taşabilmektedirler. Böyle olunca da bu insanlar ehlisünnet akidesi üzerinde temel bir akideye sahip olmadan güncel meselelerde hararetli tartışmalara girmektedirler. Bu halde ve bu türden tartışmalar da doğru değildir. Öyleyse güncel akideyi koyacağımız temeli öncelikle inşa edip sonrasında güncel akideyi onun üzerine inşa etmemiz gerekir.

Ayrıca şimdilerde mezheb imamlarına laf söyleyen, hatta onları tekfir edenlerin varlığını duymaktayız. Şahsen bu tiplerin ne yapmak istediklerini anlayabilmiş değilim. Hiçbir dini birikimleri olmayanlar, bu ümmetin Rabbani ulemasını devre dışı bırakarak kendi başlarına ne yapmayı hedeflemektedirler? Allah, akıl ve hidayet versin!

Bir de dört mezhep imamının sadece fıkhî meselelerde âlim kabul edilip, akidede onları sanki akidede yetersiz ya da akidesizmiş gibi görme durumu söz konusudur ki, bu elbette yanlıştır. Oysa bu gün akidede mezhep çıkartılmış olup, dört imam ve diğer rabbani imamlarımız (zımnen) sanki akidesiz, sanki akidede yetersiz gibi bir durum oluşturulmaktadır. Elbette bu durumda doğru değildir.

Sonuç itibariyle, biz tüm rabbani ulemamızı aralarını tefrik etmeden, hepsini sever ve sayar, her zaman için kendimizden önde ve üstün tutar, onlara laf söylemez ve de laf söyletmeyiz. Ancak onların da birer insan olduklarını ve içtihatlarında hata yaptıklarını kabul ederiz. Allah hepsinden razı olsun.

Evet değerli Muvahhid kardeşlerim! “Güncel akideye nereden başlanılmalıdır?” diye bir soru daha sorarsak. Bildiğiniz gibi, bu akidenin temeli red akidesidir. Elbette red edilecekler çoktur. Ancak bu meselelerin temeli tağutu red ilkesine dayandığından, öncelikle “tağut” anlatılmalı ve anlaşılmalıdır. Red edileceklerin başında da “tağut ve cüzleri” gelmektedir.

“Allah’a iman ettim ve tağutu red ettim!” demek bu akidenin başı ve bunu hayat kılmakta bu akidenin ameli boyutudur. Dil ile söylenir, kalp ile tasdik edilir ve amellerle gereklilikleri yerine getirilir. Bu akideyi savunarak bu akideye muhalif davranışlarda bulunmak kişiyi bu akidenin sahip yapmaz.

Bu akidenin ameli yönünü gerçekleştirmek bir Müslüman için en büyük ameldir. Bu ameliyeyi gerçekleştirmeyenler velev cihad meydanlarında dahi olsalar ne mücahid olabilirler, ne de şehid. Önce tağutu red akidesi ameli hayata yansıyacak, ardında da diğer ameliyeler gelecektir.

Tüm tevhid elçilerinin tevhid akidesini beyan etmişlerdir. La’sı olmayan bir akide biz Müslümanların kabul edeceği bir akide değildir. İman, “La ilahe” ile yani inkâr ile başlar. Sonrasında  “illallah” ile kabul gelir. Tevhidin gerçekleşmesi red ile mümkündür. Red etmeyen tevhid ehli de olamaz.

Son olarak ey Muvahhid kardeşlerim! Akide, başlı başına bir deryadır ki, bu iki satır bu deryanın iki damlası bile olamaz. Ancak ne kadar olursa olsun ihtiyaç sahiplerine ihtiyaçlarını ulaştırabilmek bizlerin gayesi ve görevidir. Bir yokluk zamanında, belki “bir damla” bile çorak gönülleri derman olur. Rabbim bizlere gayret versin, gayretli kardeşlerimizin gayretlerini arttırsın. Allahumme âmin.

Karınca kararınca görevlerini yapmaya çalışan tüm Muvahhid kardeşlerime selâm olsun.

Esedullâh Saîd el-Muallim.

1437/2016