«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. Âhirete Îmân Etmek

Âhirete Îmân Etmek

ahirete imanÂHİRETE ÎMÂN ETMEK

Abdullâh Saîd el-Müderris

 
besmele-hamdele
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle…

Hamd, -âlemlerin Rabbi olan- Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür… Bundan sonra:
Âhiret gününe inanmak, îmânın şartlarının beşincisidir. Âhiret gününe îmân; bu dünyâ hayatının bitip yeni bir hayatın başlayacağına, bu hayatına geçişin ölümle ve kabir hayatı ile olduğuna, kıyâmetin kopması ve tekrar dirilme ile devam edeceğine, herkesin yaptıklarının karşılığı olarak hesâbtan sonra cennet ya da cehenneme gideceğine inanmaktır. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
“Onlar (mü’minler) âhiret gününe de kesin kes inanırlar.” (Bakara: 2/4)
“Kıyâmet günü mutlaka gelecektir, bunda hiç şüphe yoktur. Fakat insânların çoğu (inkârlarından dolayı) buna inanmazlar.” (Mümin: 40/59)
Âhiret gününün Kur’ân-ı Kerîm’de birçok ismi zikredilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: Kıyâmet günü, Kari’a, Hesap günü, Dîn günü, Tamme, Vakı’a, Sahha ve Ğaşiye…
Âhiret gününü inkâr etmek, kişiyi dînden çıkaran büyük küfürdür. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
“Kim Allâh’ı, meleklerini, kitâblarını, rasûllerini ve âhiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” (Nisa: 4/136)
Âhiret gününe îmân etmek ölümden sonra vuku bulacak her şeye îmân etmekle olur. Bu, aşağıdaki şu hususları içine alır.
Kabir Fitnesi (Sorgusu): Kabir, âhiret yolculuğunda durulacak olan ilk duraktır. Kabirde ölüye; rabbi, dîni ve nebîsi hakkında üç soru sorulacaktır. Mü’min bir kimse kabirde kendisine sorulacak olan مَنْ رَبُّكَ “Rabbin kim?” sorusuna اللَّهُ رَبِّي “Rabbim Allâh’u Teâlâ’dır” مَا دِينُكَ “Dînin nedir?” sorusuna دِينِيَ الْإِسْلَامُ “Dînim İslâm Dîni’dir” مَنْ نَبِيُّكَ “Nebîn kim?” sorusuna  نَبِيِّي مُحَمَّدٌ“Nebîm Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’dir” cevâblarını verir. Kâfirler ise sorulan bu soruların hiçbirine cevâb vermezler. [Buhârî (1369); Müslim (2873)…]
Kabir Azâbı ve Nimetleri: Ölen bir kimse için kabir, ya cehennem çukurlarından bir çukur ya da cennet bahçelerinden bir bahçedir. Yani ölü kabrinde ya azâb ya da cennet nimetlerini görüyordur. Ubâde bin Sâbit radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, o, şöyle demiştir:
“Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, bizde onunla birlikte olduğumuz bir sırada, bir katırının üzerinde Neccaroğullarına ait bir bahçede dolaşıyordu. Bir ara birden sendeledi. Az kalsın düşüyordu. (Sendelediği) O yerde altı veya beş kabir bulunuyordu. Bunun üze­rine Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Bu kabirlerin sâhiblerini kim biliyor?’ diye sordu. Bir adam: ‘Ben (biliyorum)’ dedi. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Bunlar ne zaman ölmüşlerdi?’ buyurdu. Adam: ‘Onlar şirk içerisinde öldüler’ cevâbını verdi. Bunun üzerine Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Gerçekten bu ümmet kabirlerinde imtihan olunuyor. Eğer birbirinizi defnetmemenizden endişe etmeseydim, benim duyduğum şu kabir azâbı ile ilgili sesleri sizin de duymanız için Allâh’u Teâlâ’ya dua ederdim’ buyurdu. Sonra yüzünü bize dönerek şöyle buyurdu: ‘Kabir azâbından Allâh’u Teâlâ’ya sığının!’ Ashâb: ‘Kabir azâbından Allâh’a sığınırız’ dediler. ‘Cehennem azâbından Allâh’u Teâlâ’ya sığının!’ buyurdu. Ashâb: ‘Cehennem azâbından Allâh’a sığınırız’ dediler. ‘Fitnelerin gizli ve açık olanlarından Allâh’u Teâlâ’ya sığının’ buyurdu. Ashâb: ‘Fitnelerin gizli ve açık olanlarından Allâh’u Teâlâ’ya sığınırız’ dediler. Deccalın fitnesinden Allâh’u Teâlâ’ya sığının’ buyurdu. Ashâb: ‘Deccalın fitnesinden Allâh’u Teâlâ’ya sığınırız’ dediler.” [(SAHÎH HADÎS:) Müslim (2870); Ahmed (21148)…]
Kabir azâbı ve nimeti, ruh ile cesede aynı anda tesir edecektir. Bazen ruha tek başına muamele edildiği de olur. Kabirdeki azâb kâfirler, zâlimler ve fâsıklar için olup, her birinin günâhına göre derece derecedir. Nimetler ise mü’minler için olup, sevâb ve taatlere göre derece derecedir.  
Ölünün toprağa gömülmüş olması ya da olmaması yahut cesedinin yanmış, boğulmuş ve vahşi hayvanlar tarafından yenilmiş olması onun cezâ görmesi gerekiyorsa bundan kurtulmasına sebeb değildir. Yine aynı şekilde mükafatlandırılması gerekiyorsa bundan mahrum kalmasına sebeb değildir. Nitekim İmâm İbn Kayyım rahîmehullâh şöyle demiştir: “Kabir azâbından maksat berzahta görülen azâbtır. Her ölen kişi, ister gömülsün ister gömülmesin ister onu yırtıcı hayvanlar yesin ister yakılarak kül olsun ister çürüyüp havaya savrulsun isterse sertleşsin veya denizde boğulsun her hâlükârda ruhu bedenine dönerek hak ettiği azâbı kabirde çekecektir.” [İbn Kayyım, Kitâbu’r-Ruh: 58.]
Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:  
(Öyle bir) Ateş ki, onlar sabah akşam ona sunulurlar. Kıyâmetin kopacağı günde de, ‘Fir’avun ailesini azâbın en şiddetlisine sokun’ denilecektir.” (Mümin: 40/46)
Birinci Sûr ve Kıyâmet: Birinci Sûr’a üflenince Kıyâmet başlayacaktır. Sûr, üflenen bir boynuzdur. Abdullâh bin Ömer radîyallâhu anhumâ’dan rivâyet edilen hadîste, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Sûr, üflenilen bir boynuzdur.” [(SAHÎH HADÎS:) Ebu Davud (4742;) Tirmizî (2430)…]
Sûr’u Allâh Tebâreke ve Teâlâ’nın emriyle İsrâfîl aleyhisselâm üfleyecektir. Sûr’a birinci kez üflenince Allâh’ın dilediği dışında bütün canlılar ölecektir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
“Sûr’a üflenir ve Allâh’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki ve yerdeki herkes çarpılıp yıkılmıştır. Sonra ona bir daha (ikinci kez) üflenir. O anda onlar ayağa kalkar ve bakınmaya başlarlar.” (Zumer: 39/68)
Bununla birlikte  Kur’ân ve Sünnet’te bildirilen diğer kıyâmet hallerinin tamâmına inanmak farzdır.
Kıyâmet’in Küçük ve Büyük Alâmetleri: Kıyâmetin zamanı hakkında kullara kesin bir şey bildirilmemiştir. Ancak kıyâmetin küçük ve büyük alâmetleri bildirilmiştir. Allâh Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:    
“Sana kıyâmetin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini de O’ndan başkası açıklayamaz’.” (Araf: 7/187)
Kıyâmetin küçük alâmetlerinden bazıları şöyledir: İlmin kaldırılması, otuz kadar yalancı deccalın çıkması, depremlerin çoğalması, fitnelerin artması, zina ve içkinin yayılması, ölüm olaylarının artması, emanet mefhumunun kalmayışı, camilerin süslenmesi, çobanların yüksek binâlar dikmede birbiriyle yarışması, Yahudiler ile savaşılmasıdır. Enes bin Mâlik radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“İlmin azalması, cehâletin yaygınlaşması, zinanın yaygınlaşması, elli kadının bir erkeğin yönetiminde kalacağı şekilde kadınların çoğalarak erkeklerin azal­ması kıyâmet alâmetlerindendir.” [(SAHÎH HADÎS:) Buhârî (81); Müslim (2671)…]
Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edilen hadîste ise şöyle buyurmuştur:
“Müslümanlar Yahudilerle savaşmadan kıyâmet kopmaz. Bu savaşta Müslümanlar Yahudileri öldürüleceklerdir. Hatta öyle ki bir Yahudi bir taş yahut ağacın arkasında saklanacak olsa taş veya ağaç: Ey Müslümanlar! Ey Allâh’ın kulu! Arkamda bir Yahudi var. Gel de onu öldür’ diyecektir. Ancak Garkad ağacı bunu yapmayacaktır. Zîrâ o, Yahûdilerin ağaçlarındandır.” [(SAHÎH HADÎS:) Müslim (2922); Ebu Davud (4303)…]
Kıyâmetin büyük alâmetlerinden bazıları şunlardır: Mehdi’nin gönderilmesi, Deccâl’ın çıkması, Îsâ aleyhisselâm’ın semâdan yeryüzüne adil bir hükümdar olarak inmesi, bu inişinde haçı kırıp Deccâli ve domuzu öldürmesi, cizyeyi kaldırması, Ye’cüc ve Me’cüc çıktığında onların helaki için dua etmesi, doğuda, batıda ve Arab yarımadasında yer ve toprak çökmelerinin olması, gökyüzünden kalın bir duman tabakasının inip yeryüzünü kaplaması, Kur’ân’ın yeryüzünden kaldırılması, güneşin batıdan doğması, Dabbe-i Arz’ın yani dört ayaklı konuşan bir hayvanın peydah olması, Yemen yakınında bir şehir olan Aden’de bir ateşin çıkıp insânları Şam’a doğru sürmesi kıyâmet alâmetlerindendir. Nitekim Huzeyfe bin Esîd el-Gıfârî radîyallâhu anh şöyle demiştir: 
“Karşılıklı görüş alışverişinde bulunduğumuz bir anda Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem birden bire yanımıza geliverdi ve bize ‘ne konuşuyordunuz’ dedi. Biz: ‘Kıyâmetten bahsediyoruz’ deyince, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Öncesinde on alâmet görülene kadar kıyâmet kopmayacaktır’ diye buyurdu ve peşinden alâmetleri şöylece zikretti: Duman, Deccal, Dabbe, güneşin batıdan doğması, Meryem oğlu Îsâ aleyhisselâm nüzulü, Ye’cuc ve Me’cuc, doğuda, batıda ve Arab yarımadasında olmak üzere üç yerde görülecek çöküntü ve Yemen’den çıkıp insânları haşr olacakları yere sürecek bir ateşin çıkması.” [(SAHÎH HADÎS:) Müslim (2901)…]
İkinci Sûr ve Bâs (Yeniden Diriliş): Allâh’ın emriyle İsrâfîl aleyhisselâm ikinci Sûr’a üflediğinde ilk yaratılan canlıdan kıyâmete kadar yaratılmış olan bütün canlılar tekrar diriltilirler. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Sûr’a üfürüleceği gün, Allâh’ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde olan herkes artık korkuya kapılmıştır ve her biri ‘boyun bükmüş’ olarak O’na gelmişlerdir.” (Neml: 27/87)
Haşr: Kulların tamâmının bâstan toplanacakları Arasat meydanına sürülmeleridir sonra tüm kullar kabirlerinden kalkar, ayaklarına bir şey giymeden, çıplak ve sünnetsiz olarak, yanlarında hiçbir şey olmaksızın mahşer yerine doğru hızlıca giderler. Nitekim İbn Abbâs radîyallâhu anhumâ’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Sizler çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak haşr edileceksiniz. (Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:) ‘İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz.’ (Enbiyâ: 21/104) Şüphesiz yaratılmışlar arasında kıyâmet gününde kendisine elbise giydirilecek ilk kişi, İbrâhîm aleyhisselâm olacaktır.” [(SAHÎH HADÎS:) Buhârî (6526); Tirmizî (3167)…]
Arz ve Hesâb: Arz ve hesâb, kulların Allâh Tebâreke ve Teâlâ’nın huzuruna çıkartılması ve tüm amellerinin O’na arzedilip hesâba çekilmesidir. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:
“Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde (kullar) isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allâh, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. (Çünkü) Allâh kullarına çok şefkatlidir.” (Âli İmrân: 3/30)
Allâh Tebâreke ve Teâlâ, kullarını yaptıkları tüm amellerden sorguya çekecektir. Yapılan bir iyiliği on katıyla mükâfatlandırırken, yapılan bir kötülüğü ise ancak kendi miktarında cezalandıracaktır. Ve hiçbir kimse haksızlığa uğratılmayacaktır. 
Mizân (Terazi):  Mizân, kulların arz ve hesâbtan sonra tüm amellerinin ya da amellerinin yazıldığı sâhifelerin tartıldığı şeydir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, hesâb günü kullarının hesabı bu terazide görecektir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:
“İşte, kimin tartıları ağır basarsa artık o, hoşnut olunan bir hayat içindedir. Kimin tartıları hafif kalırsa, artık onun da anası (son durağı) ‘haviye’dir. Onun ne olduğunu (mahiyetini) sana bildiren nedir? O, kızgın bir ateştir.” (Kâria: 101/6-11)
Havz: Havz, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem için Kevser nehrinden inen suyun toplandığı havuzdur. Bu havuzdan Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmetinden mü’min olanlar içeceklerdir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz ki biz sana Kevser’i verdik. O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Gerçek olan şudur ki, asıl soyu kesik olan, sana kin besleyen kimsedir.” (Kevser: 108/1-3)
Sırât: Sırât, kulların mizândan sonra üzerinden geçecekleri köprüdür. Allâh Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“(Ey insânlar!) Sizden ona uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı bir karardır. Sonra, takva sâhiblerini kurtarırız ve zâlimleri ise orada diz üstü çökmüş olarak bırakıveririz.” (Meryem: 19/71-72)
Bu köprü cehennemin üzerine kurulacak olan kıldan ince kılıçtan keskin bir köprüdür. Onun üzerinden geçenler cennete gireceklerdir. Sırâtı kimileri göz açıp kapayıncaya kadar, kimileri şimşek gibi, kimileri rüzgâr gibi, kimileri kuş gibi, kimileri iyi koşan atlar gibi, kimileri hızlıca koşan insânlar gibi, kimileri hızlıca yürüyen kişiler gibi, kimileri de sürünerek geçerler. Herkesin geçişi dünyadaki amellerine göredir. Bazıları da bu köprüyü geçişleri esnasında demir kancalarla hızlıca tutulup cehenneme atılacaklardır. Kim sırât köprüsünün üzerinden geçerse cennete girecektir, kim de onu geçemezse cehenneme atılacaktır.
Cennet ve Cehennem: Allâh Subhânehu ve Teâlâ, cenneti mü’minlere mükâfat ve esenlik, cehennemi ise kâfirlere cezâ ve zillet yurdu olarak yaratmıştır. Allâh Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Her nefis (canlı) ölümü tadacaktır. Ancak kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamâm verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, (artık o) gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünyâ hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Âli İmrân: 3/185)
Cennet ve cehennem hakîkat olarak şu an dahi mevcuttur. Fani değillerdir, yok olmazlar ve kaybolmazlar. Ne cennet ehlinin nimetleri ne de cehennem ehlinin azâbı bitici ve zail olucu değildir. Mü’minler cennette, kâfirler ise cehennemde ebedî olarak kalacaklardır. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
“Onlar için orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlanmıştır. İşte bu en büyük başarıdır.” (Tevbe: 9/100)
“Gerçekten Allâh, kâfirleri lanetlemiş ve onlar için ‘çılgın bir ateş’ hazırlamıştır. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Hiçbir velî ve hiçbir yardımcı bulamayacaklardır.” (Ahzâb: 33/64-65)
Şefaat: İnsânlar, Arasat meydanında sıkıntıları artıp uzun süre orada bekledikten sonra kendilerine Allâh’ın katında bu sıkıntılarından kurtulmaları için şefaat edecek birini arayarak bütün büyük rasûllere giderler. Onlar âcizliklerini belirtirler. En son olarak da Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelirler. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem onların bu isteğini kabul eder. Zîrâ o, rasûller arasında en üst makamdadır. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Arşın önüne gelir ve secde eder. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’a secde halinde iken daha önce bilmediği birçok zikir, hamd ve şükrü O’na ilham eder. O da bu ilham edilen zikir ve hamdlerle Rabbinden şefaat edebilmek için izin ister. Bu, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in edeceği büyük şefaattir. Bunun gibi Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e ait başka şefaatlerde vardır.
Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e ait olan ikinci şefaat, cennet ehlinin cennete girebilmesi için olan şefaattir.
Üçüncü şefaat, günahları ile sevâbları eşit olanların cennete girebilmeleri için olacak şefaatidir.
Dördüncü şefaat, cehenneme girmeyi hak etmiş bazı Müslümanların ateşten kurtulup cennete girmeleri için olacak şefaattir.
Beşinci şefaat, cennet ehlinin cennetteki derecelerinin artması için olacak şefaattir.
Altıncı şefaat, cennete hesapsız, sorgusuz ve azâb görmeden girecek olan kimseler için olacak şefaattir.
Yedinci şefaat, cehenneme büyük günâhları yüzünden girenlerin cennete girebilmeleri için olacak şefaattir.
Sekizinci şefaat, cehennem azâbını hak edenlerin azâblarının hafifletilmesi için olacak şefaattir. 
Şefaatin Allâh Subhânehu ve Teâlâ katında kabul edilebilmesi için iki şart vardır. Bu şartlar bulunmadığı sürece hiçbir kimse, hiçbir kimseye şefaat edemeyecek, Allâh Tebâreke ve Teâlâ’dan şefaat edilenlerin affını isteyememektir. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
“Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının.” (Bakara: 2/48)
Birinci şart: Şefaat edecek ve kendisine şefaat edilecek olan kimselerden Allâh Tebâreke ve Teâlâ’nın râzı ve hoşnut olması gerekir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:
“Onlar, Allâh’ın râzı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler.” (Enbiya: 21/28)
İkinci şart: Şefaat edecek kimseye Allâh Tebâreke ve Teâlâ’nın şefaat edebilmesi için izin vermesi gerekir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:
“Allâh’ın izni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir.” (Bakara: 2/255)
Ruyetullâh: Ruyetullâh, cennet ehli olan mü’minlerin, Allâh Azze ve Celle’yi görmeleridir. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:
“Yüzler vardır ki, o gün ışıl-ışıl parlayacaktır. Rablerine bakacaklardır.” (Kıyâmet: 75/22-23)
Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

pdf-2