«
  1. Ana sayfa
  2. MAKALELER
  3. Adayış Şuuru

Adayış Şuuru

ADAYIŞ ŞUURU

Hasan Sâlih

 

Rahman ve Rahim olan Allâh’ın ismiyle…

 Adamak… Sonunu düşünmeden adamak… Malını, mülkünü, evlâdını… Tüm fani olanları ebed uğruna,  Allâh’a adamak… Tıpkı İmran’ın karısı Hanne’nin yaptığı gibi adayış şuuruyla adamak… O’nun olanı, O’na adamak…

Uzun yıllar çocukları olmamıştı, Hanne-İmran çiftinin. Tam umutları tükendiği anda Allâh bir çocuk nasip etmiş, Hanne hamile olduğunu öğrenmişti. Ve Hanne, Allâh’ın bu lütfuna karşılık öyle bir şeyi Allâh’a sunmalıydı ki, şükrünü yerine getirebilmiş olsun.

O, “Rabbim, karnımdakini tam ve hür olarak sana adadım. Benden kabul buyur”  demişti. Ve asla “Ben nasıl olsa adadım, kabul edip etmemesi Allâh’a kalmış şeklinde bir davranışta bulunmamıştı. Çok samimiydi ve adadığının kabul olmasını istiyordu. “Rabbim benden kabul buyur” diyordu.

Allâh’u Teâlâ’nın Hanne’nin çocuğuna ihtiyacı yoktu. Ama o çocuk sonuçta onun en değerli varlığıydı. Ve onu Allâh yoluna vakfederek elinden gelen en iyi şekilde şükrünü yerine getirmek, Allâh’a en iyi şekilde şükrettiğini ispatlamak istiyordu. Ve ispatladı da…

Onu kucağına aldığında: “Rabbim, onu kız doğurdum. Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum” demişti.

Evet… Hanne elinden gelenin en iyisini yapmıştı. Ama bir yandan da endişeliydi. “Erkek, kız gibi değildir” demişti.

Erkek, kız gibi değildi, doğru. Erkek daha güçlüydü, daha dayanıklıydı. Ama Hanne, hayattaki en değerli varlığını, ömründe sahip olduğu tek evladını Allâh yoluna adamıştı.

Peki, ya sonra ne oldu?

“Bunun üzerine Rabbi nu güzel bir şekilde kabul buyurdu.”

Hanne, adadığını güzel bir şekilde adamıştı. Aksi olsaydı, tereddüt etseydi, niyetinde samimi olmasaydı, Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurur muydu? Hayır!.. Asla!..

Allâh, ancak ihlasla, samimiyetle yapılan amelleri kabul eder.

Hanne bilmiyordu… Karnındaki çocuk erkek mi, kız mı, sağlıklı mı, sakat mı?  Daha karnındayken adamıştı, hayatındaki tek evladı olacak olan çocuğu. Çünkü Rabbine olan şükrünü hemen yerine getirmek istiyordu. Ve getirdi de… O, kendine düşeni layıkıyla yerine getirdi.

Yine adanmış hayatlardan, Allâh’a itaatin zirve şahsiyetlerden bir başka örnek…

İsmail (a.s)…

Ve imtihanlar dünyasında imtihan edilen iki peygamber…

İbrahim (a.s) oğluna sordu: “Yavrucuğum, gerçekten ben seni rüyamda boğazlarken görüyorum. Bir düşün sen ne dersin?”

Ve oğlu cevap veriyor; düşünmeden, tereddütsüz, korkusuz, kendinden son derece emin bir sesle: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. Muhakkak beni sabredenlerden bulacaksın.”

Hayret!.. Hayret ki ne hayret!.. Bir şu cevaba bakın, bir de cevabı verene… Sanmayın ki İsmail (a.s) o sıralar büyük, genç birisi… Daha çok ufak, küçücük bir çocuk…

Peki, bu cevabı verdirten neydi?

Fazla düşünmeye gerek yok, cevap belli… Kalbindeki iman bilinci, kalbindeki Allâh’a itaat bilinci ona bu cevabı verdirtmişti.

Diyebilirdi, “hayır, olmaz!” diyebilirdi, “babacığım daha çok küçüğüm.” Ve diyebilirdi, “henüz hazır değilim.”

Ama o, bunları söylemedi. Mazeretler sıralamadı. Yapamazdı böyle bir şey. İmanı müsaade etmezdi; bahaneler, mazeretler sıralamasına…

Evet, tarihte durum böyle… Peki, ya günümüzde..? Biz günümüz Müslümanlarının hayatında durum nasıl? Değerli varlıklarımızdan, evlatlarımızdan, anamızdan, babamızdan, Allâh için, İslam için vazgeçebiliyor muyuz? Kendimizi tam manasıyla Allâh’a ve O’nun dinine adayabiliyor muyuz? Kendimizi gerektiğinde bıçakların altına yatırabiliyor muyuz?

Yoksa bir takım kimselerin yaptığı gibi cihattan, şehitlikten bahseden çocuklarımıza, akrabalarımıza, “aman etme,” “kıyma kendine,” “daha yaşın kaç başın kaç” türünden şeyler mi söylüyoruz? Eğer böyle yapıyorsak, imanımızı bir sorgulamamız; samimiyetimizi ve ihlasımızı da gözden geçirmemiz gerekir.

Unutmayın! Rabbimiz Allâh Azze ve Celle, sâlih kimselerin kıssalarını kıyamete kadar insanlara örnek teşkil etmesi açısından Kur’an’a konu etmiş ve onları üstün kılmıştır.

Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten Allâh, Adem’i, Nuh’u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu alemler üzerine seçkin kıldı.”

Ayette bahsi geçen “İmran” ve diğer ayetlerde bahsi geçen “İmran’ın karısı”, soylarında İsa (a.s) gibi bir peygamber gelmekle birlikte, onlar sadece Allâh’ın sâlih birer kullarıydılar. Allâh’u Teâlâ onların samimiyetlerini, ihlaslarını beğendiği için onları bizlere örnek teşkil etsin diye, kıyamete kadar unutulmayacak Kur’an’a konu etmiştir. Vahiy kesildi ve din tamamlandı. Artık Kur’an’a konu olamayız ama ihlaslı, takvalı, kendini dinine adayan, kendini Rabbine adayan sâlih Müslümanlar olursak, Allâh soyumuzdan da sâlih kimseler getirir ve bizler, tarih sayfalarına ibret değil, örnek şahsiyetler olarak geçeriz.

Tarihte kapkara bir is değil, bembeyaz bir iz bırakmak dileğiyle…