«
  1. Ana sayfa
  2. AKAİD
  3. بَابُ حَقِّ اللّٰهِ عَلَى العَبِيدِ Allâh’ın Kulları Üzerindeki Hakkı Bâbı (2. Bölüm)

بَابُ حَقِّ اللّٰهِ عَلَى العَبِيدِ Allâh’ın Kulları Üzerindeki Hakkı Bâbı (2. Bölüm)

kts3KİTÂBU’T-TEVHÎD ŞERHİ

Abdullâh Saîd el-Müderris

بَابُ حَقِّ اللّٰهِ عَلَى العَبِيْدِ

Allâh’ın Kulları Üzerindeki Hakkı Bâbı (2. Bölüm)

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle. Hamd, -âlemlerin Rabbi olan- Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür…

Bundan sonra:

Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    وَقَوْلُهُ تَعَالَى: ﴿وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ وَبِالوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا﴾

“Rabbin, sadece kendisine ibâdet etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti.” [el-İsrâ: 17/23]

Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

﴿وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـًٔا﴾

“Allâh’a ibâdet edin ve ona hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayın.” [en-Nisâ: 4/36]

İbn Mes’ûd radîyallâhu anh şöyle demiştir:

قَالَ ابْنُ مَسْعُوْدٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ: مَنْ أَرَادَ أَنْ يَنْظُرَ إِلَى وَصِيَّةِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الَّتِيْ عَلَيْهَا خَاتَمُهُ؛ فَلْيَقْرَأْ قَوْلَهُ تَعَالَى: ﴿قُلْ تَعَالَوْا اَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ اَلَّا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـًٔاۜ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًاۚ﴾ إِلَى قَوْلِهِ: ﴿وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيْمًا فَاتَّبِعُوهُ﴾

“Kim üzerinde Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in mührü bulunan vasiyetine bakmak isterse, şu âyeti okusun: De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayın, ana-babaya iyilik edin… Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur, ona uyun ondan başka yollara uymayın. [el-En’âm: 151-153]” [(ZAYIF HADÎS:) Tirmizî (3070); Tabarânî (el-Kebîr: 10060)]

ayrac

[Şirkin Tanımı:]

Âyette geçen şirk” kelimesi, “Allâh’a ortak koşmak, denk ve benzer tanımak” demektir. Bunun tevhîdin herhangi bir türünde yani rubûbiyyet veya ulûhiyyet veyahut isim ve sıfât tevhîdinden birinde yahut hepsinde olması arasında bir fark yoktur. Çünkü şirk, Allâh’ı tevhîd etmemenin (birlememenin) özel adıdır. Şirk koşan kimseye “müşrik” denir. 

[En Büyük Emîr Tevhîd, En Büyük Yasak İse Şirktir:]

Allâh’u Teâlâ, âyetlerinde: “Rabbin, sadece kendisine ibâdet etmenizi kesin bir şekilde emretti”, “Allâh’a ibâdet edin ve ona hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayın” ve “De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayın” buyurarak kullarına sadece kendisine ibâdet etmelerini emretmiş, şirk koşmalarını ise yasaklamıştır. Onun emrettiği farz, yasakladığı ise -aksi bir karine olmadığı sürece- haramdır. Bu nedenle gerçekleştirilmesi gerekli olan en büyük farz tevhîd, kaçınılması gerekli olan en büyük haram da şirktir. Abdullâh bin Mesûd radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, o, şöyle demiştir: 

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَيُّ الذَّنْبِ أَعْظَمُ عِنْدَ اللَّهِ؟ قَالَ: «أَنْ تَجْعَلَ لِلَّهِ نِدًّا وَهُوَ خَلَقَكَ.» 

“Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e Allâh katında en büyük günâh hangisidir diye sordum. Şöyle buyurdu: Seni yarattığı halde Allâh’a ortak koşmandır.” [(SAHÎH HADÎS:) Buhârî (4477); Müslim (141)…]

[Şirk Koşarak Ölen Asla Affedilmez:]

Allâh’u Teâlâ, “şirk koşmayın” emriyle, şirkin kesinlikle sakınılması gereken ilk haram olduğunu ifâde etmektedir. Çünkü Allâh’u Teâlâ, kendisine şirk koşarak dönen kullarını asla bağışlamayacaktır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ ﴾

“Şüphesiz ki Allâh, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Ondan başkasını dilediğine bağışlar.” [en-Nisâ: 4/48, 116]

Âyette de ifâde edildiği üzere şirk, Allâh Azze ve Celle’nin bağışlamayacağı en büyük haram ve zulümdür. Şirkin dışında tevbe etmeden Allâh’a ulaşılan günahkâr kimseler, Allâh’ın dilemesindedir. Dilediğini affeder, dilediğini ise cezâlandırır. Cezâdan sonra ise ebedî olarak cennetine alır. Çünkü îmânına şirk bulaşmadan Allâh’a kavuşan hiçbir kimse ebedî olarak cehennemde kalmayacaktır.    

[Ana Babaya İyi Davranmak Farzdır:]

Allâh’u Teâlâ, ana ve babaya ihsân üzere davranmayı “şirk koşmayın” diye buyurduktan hemen sonra “ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti” ve “ana-babaya iyilik edin” buyurarak emretmiştir. Bu da ana ve babaya karşı gereken hürmetin gösterilmesi noktasında büyük bir ikâz ve uyarıdır. Allâh Azze ve Celle’ye şirk koşmaktan sonra en büyük haram, ana ve babaya karşı İslâm dışı davranışlarda bulunmaktır. Çünkü Allâh’tan sonra kişi üzerinde en çok hak sâhibi olan ana ve babasıdır. Nitekim Allâh Azze ve Celle, şöyle buyurmaktadır:

 ﴿قُلْ تَعَالَوْا اَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ اَلَّا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـًٔاۜ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًاۚ﴾

“De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım. Ona hiçbir şeyi şirk koşmayın. Anaya ve babaya iyilik edin.” [el-En’âm: 6/101]

Âyetlerdeki ihsândan yani iyilikten maksat, onları gerek sözle gerekse de amellerle incitmemek, gereken ihtiyaçlarını görmek ve onları korumaktır. Allâh’a isyân olmayan emîrlerine itaat etmektir. Bu hükme gayr-i müslim olan anne ve baba da dâhildir. 

[Helâl ve Haram Belirleyici Kanun ve Nizam Koyucu Allâh’tır:]

Allâh’u Teâlâ, âyetlerinde: “Rabbin kesin bir şekilde emretti” ve “De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım” buyurarak haram ve helâl kılıcının/kullar için yasaklar ve serbestler belirleyenin sadece kendisi olduğu beyân edilmiştir. Allâh’tan başka hüküm koyucu, kanun ve nizâm belirleyici, haram ve helal kılıcı hiçbir otorite yoktur. Çünkü Allâh’u Teâlâ’nın cinlerin ve insânların tek gerçek Rabbi’dir. Rabb kimse hükmeden de ancak odur. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

﴿اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ﴾

“İyi bilin ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allâh ne yücedir!” [el-Arâf: 7/54)

﴿اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ﴾ 

“Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir.” [Yûsuf: 12/40]

Selmân radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

عَنْ سَلْمَانَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «الحَلَالُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ فِي كِتَابِهِ، وَالحَرَامُ مَا حَرَّمَ اللَّهُ فِي كِتَابِهِ، وَمَا سَكَتَ عَنْهُ فَهُوَ مِمَّا عَفَا عَنْهُ.»

“Helâl Allâh’ın Kitâbı’nda helâl kıldığı şeylerdir. Haram da yine Allâh’ın Kitâbı’nda haram kıldığı şeylerdir. Sustuğu şeyler ise affedip mübâh kıldığı şeylerdir.” [(HASEN HADÎS:) Tirmizî (1726); İbn Mâce (3367)…]

İslâm Dîni’ni insânlara öğretmekle görevlendirilmiş olan Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem de Allâh’u Teâlâ’nın elçisi sıfâtıyla Kur’ân’da zikredilmeyen bazı şeyleri ayrıca haram kılmıştır. Nitekim Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

﴿قَاتِلُوا الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَد۪ينُونَ د۪ينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حَتّٰى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ۟﴾

“Kendilerine kitâb verilenlerden Allâh’a ve âhiret gününe îmân etmeyen, Allâh’ın ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dîn İslâm’ı dîn edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” [et-Tevbe: 9/29]

Ubeydullâh bin Ebî Râfi’nin babasından rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي رَافِعٍ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «لَا أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ مُتَّكِئًا عَلَى أَرِيكَتِهِ يَأْتِيهِ الْأَمْرُ مِنْ أَمْرِي مِمَّا أَمَرْتُ بِهِ أَوْ نَهَيْتُ عَنْهُ فَيَقُولُ لَا نَدْرِي مَا وَجَدْنَا فِي كِتَابِ اللَّهِ اتَّبَعْنَاهُ.» 

“Sakın sizden birini, emrettiğim ya da nehyettiğim bir husus kendisine ulaşınca koltuğuna yaslanmış bir halde: ‘Bilmiyorum Allâh’ın Kitâbı’nda ne bulursak ona uyarız’ derken bulmayayım.” [(SAHÎH HADÎS:) Ebû Dâvûd (4605); Tirmizî (2663)…]

Bu sebeble Allâh’ın Kitâbı’ndan ve Rasûlü’nün Sünneti’nden kaynaklanmayan tüm sistemler bâtıldır. Tüm nizâmlar asılsızdır. Yöneticileri ve tâbiileri şeytâna uymuşlardır. Ya bizzat tâğût olmuşlar ya da tâğûtlara ibâdet etmektedirler. Kur’ân ve Sünnet kaynaklı olmayan tüm düzenleri reddetmek farzdır. Bu farz yerine getirilmeden Allâh’a sahîh bir şekilde îmân edilmiş olamaz.      

[Mühürlü Vasiyet Benzetmesi:]

İbn Mes’ûd radîyallâhu anh hadîste “Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in mührü bulunan vasiyetine bakmak isterse” demiştir. Burada Rasûlullâh’ın vasiyeti yazılan ve bitirilince mühürlenen bir yazıya benzetilmiştir ki, buna ne bir ilave yapılabilir ne de ondan herhangi bir şey çıkarılabilir. Çünkü o, Allâh’ın vahyiyle vasiyet etmiştir. Amr bin Avf radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuştur:  

عَنْ عَمْرِو بْنِ عَوْفٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تَمَسَّكْتُمْ بِهِماَ: كِتَابَ اللَّهِ، وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ.» 

“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız sürece, asla doğru yoldan sapmayacaksınız. Bunlar, Allâh’ın Kitâbı ve Rasûlü’nün Sünneti’dir.” [(SAHİH HADÎS): Mâlik (1874); İbn Abdilberr (Câmiu: 1389)…]

[Rasûlullâh’ın Yoluna Uymak:]

Âyette: “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur, ona uyun ondan başka yollara uymayın” buyrularak Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e tâbiiyetle ona uymak ve onun yolundan gitmek tüm insânlara emredilmiştir. Çünkü onun yolu dosdoğru olan hidâyet yoludur. Başka bir âyette Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

﴿وَاِنَّكَ لَتَهْد۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۙ﴾ 

“Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun.” [eş-Şurâ: 42/52]

Câbir bin Abdullâh radîyallâhu anh’dan rivâyet olunduğuna göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: 

عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «فَإِنَّ خَيْرَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللَّهُ، وَخَيْرُ الْهُدَى هُدَى مُحَمَّدٍ، وَشَرُّ الْأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا، وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ.» 

“Sözlerin en hayırlısı Allâh’ın Kitâbı’dır. Yolların en hayırlısı da Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılandır. Her bid’ât sapıklıktır.” [(SAHÎH HADÎS:) Müslim (867); Nesâî (1578)…]

Açıklandığı üzere hayır ve hidâyet, dosdoğru istikâmet ve kurtuluş Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allâh Azze ve Celle’den getirdiği İslâm Yolu’dur. Başkası değildir. Çünkü İslâm Yolu dışındaki tüm yollar, Allâh katında reddedilen yollardır. 

[En’âm Sûresi 151 ila 153. Âyetler:]

İbn Mes’ûd radîyallâhu anh, En’âm Sûresi’nin 101 ila 103. âyet-i kerîmelerini Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in mühürlü vasiyeti olarak ifâde etmiştir. Bu âyetlerin ilk Müslümanlar arasında özel bir önemi vardır. Hattâ bazı rivâyetlerde Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu âyetler üzerine beyât aldığı zikredilmiştir. Bu âyetlerde şu on husus emredilmektedir:  (1) Allâh’a şirk koşmamak, (2) ana babaya iyilik etmek, (3) çocukları öldürmemek (4) kötülüklere yaklaşmamak (5) haksız yere kimseyi öldürmemek (6) yetim malına hıyanet etmemek, (7) ölçü ve tartıyı adaletle yapmak, (8) herkese karşı adaletli olmak (9) Allâh’u Teâlâ’ya verilen sözü tutmak (10) Rasûlullâh’ın getirdiğinden başka bir yola uymamak.


kts2
Muâz bin Cebel radîyallâhu anh şöyle demiştir:

وَعَنْ مُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ؛ قَالَ: كُنْتُ رَدِيْفَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى حِمَارٍ؛ فَقَالَ لِي: «يَا مُعَاذُ! أَتَدْرِي مَا حَقُّ اللّٰهِ عَلَى العِبَادِ وَمَا حَقُّ العِبَادِ عَلَى اللّٰهِ؟» قُلْتُ: اللّٰهُ وَرَسُوْلُهُ أَعْلَمُ. قَالَ: «حَقُّ اللّٰهِ عَلَى العِبَادِ أَنْ يَعْبُدُوْهُ وَلَا يُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا، وَحَقُّ العِبَادِ عَلَى اللّٰهِ أَنْ لَا يُعَذّبَ مَنْ لَا يُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا.» قُلْتُ: يَا رَسُوْلَ اللّٰهِ؛ أَفَلَا أُبَشِّرُ النَّاسَ؟ قَالَ: «لَا تُبَشِّرْهُمْ فَيَتَّكِلُوا.» 

“Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in bindiği merkebin arkasında oturuyordum. Bana: ‘Ey Muâz! Allâh’ın kullar üzerindeki hakkı ve kulların da Allâh üzerindeki hakkı nedir’ biliyor musun? dedi. Ben: ‘Allâh ve Rasûlü daha iyi bilirler’ dedim. Şöyle buyurdu: ‘Allâh’ın kullar üzerindeki hakkı, hiçbir şeyi ortak koşmadan O’na ibâdet etmeleridir. Kulların Allâh üzerindeki hakkı ise, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayanlara (ebedî olarak) azâb etmemesidir.’ Ona: ‘Ey Allâh’ın Rasûlü! İnsânlara bu haberin müjdesini vermeyeyim mi?’ dedim. ‘Onlara müjde verme ki, (ameli terk edecek bir) güvene kapılmasınlar!’ buyurdu.” [(SAHÎH HADÎS) Buhârî (2856); Müslim (30)…]

ayrac

[Bineğe İki Kişi Binmek:]

Binek güçlü olup kaldırdığında bir bineğe iki kişi binmek câizdir. Nitekim Muâz radîyallâhu anh: “Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in bindiği merkebin arkasında oturuyordum” diyerek Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in bindiği merkebin arkasına oturduğunu söylemiştir.

[Öğretmek İçin Sormak:]

Bu hadiste de görüldüğü üzere öğretim metodu olarak, öğretilmek istenen şeyi anlatmaya başlamadan önce sormak, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünneti olan etkili bir metottur. Çünkü bu şekilde muhatabın dikkati ve ilgisi toplanarak akılda kalıcı olması ve daha iyi anlaşılması sağlanır.    

[Allâh’ın Kulları Üzerinde Hakkı:]

“Allâh’ın kullar üzerindeki hakkı, hiçbir şeyi ortak koşmadan O’na ibâdet etmeleridir.” Buna göre, tüm kulların Allâh Azze ve Celle’ye hiçbir şeyi ortak koşmadan bildirdiği üzere sahîh bir şekilde ibâdet etmeleri gereklidir. İşte bu, yaratılışın ve peygamberlerin gönderilişinin, kitâbların indirilişinin ve müşrikler üzerine cihâd sancaklarının açılmasının sebebidir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır: 

﴿وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـًٔا﴾

“Allâh’a (tevhîd üzere) ibâdet edin ve ona hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayın.” [en-Nisâ: 4/36]

﴿وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ حُنَفَٓاءَ وَيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ وَذٰلِكَ د۪ينُ الْقَيِّمَةِۜ ﴾

“Hâlbuki onlara, ancak dîni Allâh’a has kılarak ve hanifler olarak Allâh’a kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dîndir.”  [el-Beyyine: 98/5]

İfâde edildiği üzere, Allâh’ın kulları üzerindeki hakkı hiçbir şeyi ve kimseyi Allâh’u Teâlâ’ya şirk koşmadan tevhîd üzere emrettiği ibâdetleri yerine getirmek ve nehyettiği şeylerden de uzak durmaktır.

[Kulların Allâh Üzerindeki Hakkı:]

Allâh’u Teâlâ, tüm mahlukâtı yaratan ve yaşatan ve de tümüne mâlik olandır. Her şeyin sâhibi olarak hiçbir şeye yahut hiçbir kimseye borçlu değildir. Kimse O’ndan O, dilemedikçe bir şey alamaz. O’nun üzerine hiçbir şey vâcib değildir. Hiçbir şeyin O’nun üzerinde hakkı yoktur. Ancak Allâh’ın kulları üzerinde lütfu ve keremi söz konusudur. Hadîsteki “kulların Allâh üzerindeki hakkı”ndan kasıtta bundan başkası değildir. Yoksa Allâh Azze ve Celle, bid’ât fırkalarının söylediği gibi kendisine ibâdet eden kullarını mükâfatlandırmaya ya da başka bir şeye mecbur değildir. Allâh Azze ve Celle, bunu şöyle beyân etmektedir:

﴿وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ اِنَّهُ كَانَ عَل۪يمًا قَد۪يرًا ﴾

“Göklerde ve yerde Allah’ı aciz bırakacak hiçbir şey yoktur. Şüphesiz O, bilendir, güç yetirendir.” [Fâtır: 35/44]

Bununla birlikte Allâh Azze ve Celle, tevhîd ehli kullarına cennet ile mükâfatlandırmaya söz vermiştir. Sözünü yerine getirecektir. Nitekim şöyle buyurmuştur:   

﴿مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴾

“Erkek veya kadın, her kim mü’min olarak sâlih bir amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız ve mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.” [Nahl: 16/97]

﴿وَعْدَ اللّٰهِۜ لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ وَعْدَهُ﴾

“Allâh’ın vaadi haktır. Allâh vaadinden dönmez.” [er-Rûm: 30/6]

Açıklandığı üzere hiçbir kimsenin veya şeyin Allâh’u Teâlâ üzerinde hiçbir hakkı yoktur. Allâh Azze ve Celle’nin lütuf ve keremiyle kullarını mükâfatlandırması vardır.  

[Gerektiğinde İlmi Gizlemek:]

İlmi bazı kimselere verip bazı kimselere ise vermemek, şer’î bir sebebten ötürü câizdir. Çünkü Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, Muâz radîyallâhu anh’a söyleyeceğini söylemiş ve öğrendiklerini ağır basan maslahattan ötürü “Onlara müjde verme ki, güvene kapılmasınlar” diyerek anlatmamasını istemiştir. Bu da büyük bir faydanın elde edilmesi yahut zararın def edilmesi için ilmi gizlemenin câiz olduğuna delîldir. Yoksa insânların aradığı, muhtaç olduğu ilmi onlardan saklamak câiz değildir. Nitekim Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: 

﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَۙ﴾

“İndirdiğimiz apaçık delîlleri ve hidâyeti Kitâb’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allâh lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder.” [Bakara: 2/159]

Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ise şöyle buyurmuştur:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «مَنْ سُئِلَ عَنْ عِلْمٍ فَكَتَمَهُ أَلْجَمَهُ اللَّهُ بِلِجَامٍ مِنْ نَارٍ يَوْمَ الْقِيَامَةِ.» 

“Her kime öğrendiği dîni ilim sorulursa o da o bilgisini gizlerse kıyâmet günü o kimseye ateşten bir gem vurulacaktır.” [(SAHÎH HADÎS:) Ebû Dâvûd (3658); Tirmizî (2649) …]         

Muâz radîyallâhu anh vefâtına yakın bir zamana kadar bu rivâyeti kendinde saklı tutmuş, vefât etmeden az önce de ilmi gizlemenin günahından korktuğu için nakletmiştir. 

[Allâh’ın Rahmetine Güvenip Ameli Terk Etmek:]

Hadiste “Onlara müjde verme ki, (ameli terk edecek bir) güvene kapılmasınlar!” buyurulmuştur. Bu, Allâh’ın rahmetine güvenerek ameli terk etmenin câiz olmadığına delîldir. Nitekim Bundan korkmak ve çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü bu, şeytânın kulları aldatış noktalarından biridir. Allâh Azze ve Celle, bunu şöyle buyurarak bildirmektedir: 

﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ﴾

“Ey insânlar! Şüphesiz Allâh’ın vaadi gerçektir. Sakın dünyâ hayatı sizi aldatmasın. Sakın çok aldatıcı (şeytân), Allâh hakkında (onun affı ve rahmetiyle) sizi aldatmasın.” [Fâtır: 35/5]

Hadîste geçtiği üzere bildirilen müjdeler aslı itibariyle kişiyi amelden uzaklaştırmamalı bilâkis daha çok yakınlaştırmalıdır. Çünkü ibâdetin ve itaatin artması demek, Allâh katındaki derecenin ve mükâfatın artması demektir. 

[Bilmeyenin Söylemesi Gereken Söz:]

Kendisine soru sorulup da bilmeyen bir kimsenin “bilmiyorum” diyerek İslâm edebinin gereğini yerine getirmesi gerekir. Nitekim hadiste Muâz radîyallâhu anh, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in kendisine sorduğu soruya  “Allâh ve Rasûlü daha iyi bilirler” diyerek cevâb vermiştir. 

Kişiye cevâbını bilmediği yahut emin olmadığı bir şey sorulduğunda “bilmiyorum” demesi kurtuluşun kapısıdır. Kibri kırar ve güzel bir şahsiyet kazandırır. Kişinin kendisine sorulan her şeye kesin bilgi sâhibi olmadan cevâb vermesi ise musibet olarak kendisine yeter. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

 ﴿وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لًا﴾

“Hakkında kesin bilgi sâhibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.” [el-İsrâ: 17/36]

Allâh Azze ve Celle’nin âyette de beyân ettiği üzere kişinin kesin bilgisi olmadığı şeyler hakkında konuşması, eksik yahut yanlış bilgisiyle hareket etmesi yasaklanmıştır. Aksi takdirde bundan sorumlu tutulacağı açık olarak bildirilmiştir. 

[Müjde Vermek:]

Müslümanlara umûmen yahut ferden yararlı olacak şeylerde onlara güzel haberler vererek müjdelemek ashâb-ı kirâmın uyguladığı güzel amellerdendir. Nitekim Muâz radîyallâhu anh Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e: “Ey Allâh’ın Rasûlü! İnsânlara bu haberin müjdesini vermeyeyim mi?” diyerek Müslümanlara bu güzel haberi ulaştırmak istemiştir.

 İktibas Yapacakların Dikkatine!